31 Aralık 2021 Cuma

Hüzün

Bu kavram, bu duygu bir türlü peşimi bırakmıyor, senelerce aklıma gelmiyor ama bir anda ve özellikle zayıf bir anımda beni yakalıyor. Hem güzel hem gizemli hem acı verici bir sözcük, burnunuzun direğini sızlatan bir duygu, geçmişten bir anı, bir düşünce, bir koku. Yaşamının, tarihinin o kadar içinde, bir o kadar yaşamdan uzak ve ıssız.

Bugün düşündüm bu sözcüğün hiç aklıma gelmediğini ve bunun nasıl olabileceğini. Mesela dedim kendi kendime huzurevlerinin olmadığı bir sokakta yaşasaydım belki de aklıma gelmezdi. Ne bileyim sabahları yaşlı bir adamın, 'Baba, babacığım!' diye ağlayışlarını duymasaydım; şaşırmasaydım hiç büyümemiş olduğumuz ve hep çocuk kaldığımız gerçeğine; yüzleşmeseydim hep geçmişi özleyerek yaşadığımızla ama bunun ancak hafızamız bulanıklaşınca ortaya çıktığıyla. 

Bunlara tanıklık etmeseydim hiç aklıma gelmezdi belki de, ne hüzün ne ölüm.  

31.12.2021

İstanbul

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ölüm: Death

Ölümden korkuyorum
hem de delicesine.
Buz gibi ve sessiz ölüm.
Benimse doğduğumdan beri
bilebildiğim sadece yaşamak.

I am afraid of death,
and insanely!
Ice cold and deadly silent death.
Yet all I know is just to live
since I was born.

18 Mart 2019 Pazartesi

Sessizliğin Gücü: Sameblod

Uzun zamandır yazmıyordum. Bu konuda yazmayı geçen sene sonunda planlamıştım ama bir türlü olmadı. Klasik başlangıcımla yazıma başlıyorum: yazımın ilhamını 'Sami Blood' filminden aldım.

Sami Blood (Sameblod) diyaloğu az, sessiz bir film. Her sessiz film gibi filmi izlerken kendi düşüncelerinizle başbaşa kalıyorsunuz, yüzlere, yerlere baktıkça kendi içinize dönüyorsunuz.

Filmde Sami ırkından gelen Elle-Marja'nın yaşamına kesitler halinde tanıklık ediyoruz. Elle-Marja kendisi gibi aynı ırktan olan arkadaşlarıyla birlikte yatılı okulda eğitim görürken, İsveç'in asilime politikasi doğrultusunda ırkçılığa maruz kalıyor (filmin başrolünde oynayan yine Sami ırkından olan Lene Cecilia Sparrok bir röportajında filmi çekerken vücut - boy, kilo, burun, yüz, kol uzunluğu - ölçülerinin alındığı sahneyi çok zorlanarak oynadığını soyler.).
Lena belki üstün olana gıpta etme duygusuyla, başka biri olmanın, hor görülmeyeceği başka bir yaşamın özlemini çekiyor, yani bir İsveçli olmanın, İsveçli gibi yaşamanın ozlemini.

Filmin sonunda görüyoruz ki Lena-Marja yaşlanmış, belli ki istediği yaşama kavuşmuş ve doğduğu topraklara torunlarıyla birlikte bir yakınının cenazesi için geri dönmüş.
Lena-Marja mutlu bir yaşam sürmüş müdür, bilmiyoruz kesin olan şu ki amaçladığı hedeflerine ulaşmış, ama yüzündeki hüzün, bir çok sözcüğe bedel.
İnsan geçmişini, geldiği yeri ne kadar reddederse reddetsin - fiziksel ya da düşünsel - yine de oraya geri dönüyor. Sanki yarım bıraktığı bir döngüyü tamamlaması gerekiyor, bir yere borcun var da artık ödeme tarihin gelmiş gibi ya da kaybettiğin bir yarını bulmak ve şanslıysan da tamamlanmak gibi.

Çekilen acıları, maruz kalınan ayrımcılığı, ırkçılığı ve haksızlıkları bir yüz, bir bakış, bir fotoğraf karesi, bir resim, bir cümle ya da bir film tüm sessizliğiyle gün yüzüne çıkarıveriyor.
Filmi izlerken en gelişmiş, en mükemmel, en güzel, en ornek gösterilen toplumun başka bir topluluğa yaşattığı zalimlikler beni öylesine derinden etkiledi ki uzun süre etkisinden kurtulamadım. Bir süre Lena'nin yaşadıkları, yaşamış olabilecekleri, hissetmiş olabilecekleri beynimin içinde döndü durdu.

İnsan yaşadıkça, öğrendikçe hiç kimseyi, hiç bir ülkeyi ya da oluşumu gözünde büyütmemesi gerektiğini öğreniyor. Roller, koşullar, düşünceler sürekli değişiyor, gelişiyor ve insan sessizliğin bazen en etkili güç olduğunu anlıyor.

İstanbul, 18.03.2019  

31 Ekim 2018 Çarşamba

Hafifmeşrep Özgürlük

Biraz eskilere gittim bu aralar; olaylar ve insanlar değildi odak noktam, daha doğrusu belirli bir olay söz konusu olan ama insanlar gölgeler gibi belli belirsiz. Bu yazıma ilham verense Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi eserindeki kadın-erkek ilişkileri ile ilgili yaptığı bazı tespitler oldu. Füsun'un bir kadın olarak yaşadıklarını özgürlüğüne düşkün ama tam da kendini anlayamamış ve ifade edememişlerden başka kim daha iyi anlayabilirdi ki!
Hep bilindik değil mi erkek egemen bir dünyada yaşıyoruz, toplum düzenini belirleyen, kanunları hazırlayan erkek egemen meclisler. Geleneklerine bağlı bizim gibi toplumlarda bu daha da çok hissediliyor.
Kadınlar bir sıkışmışlık içinde, varlığını ve varoluşunu kanıtlamak için daha çok çalışmalı, her gün ama durmaksızın 'ben de buradayım!' demeyi unutmadan kendine anımsatmalı. Kimliğiyle, cinsiyetiyle ve cinselligiyle gurur duymayı öğrenmeli ve öğretmeli.
Dedim ya geleneklere bağlı olunca bir toplum, bir şeyleri değiştirmek de zaman alıyor, zaman zaman tutuculuğun da dozu aşılabiliyor. Erkek kazanmasına dahi gerek olmayan zaten ona bahsedilmiş güçle avcı kimliğinden bir türlü vazgeçmiyor: kadınların Av, erkeklerin Avcı olduğu bir toplum modeli günlük yaşamımızın bir parçası.
Kadın erkek ilişkilerinde benim için en irrite edici söz ki bu söz avcı rolündeki erkek için kadına iltifat etmek için kullanılır: sen digerlerinden farklısın! Düşünüyorum da bir insan diğerlerinden ne kadar farklı olabilir yani bende varolan nedir ki diğerlerinden farklı olayım? Beni farklı kılacak şey zaten herkeste varolan bir özelliğin öne çıkması ve zamanın şartlarına göre de bu özelliğin sıradışı olarak algılanması olabilir. 
Kişi kendini yaşadığı topluma yabancılaşmış hissedebilir, ancak bu onun duygu ve düşünce bakımından farklı olduğunu göstermez. Kendimizde özel ve farklı gördüğümüz herşeyi başkaları da mutlaka yaşıyor ve hissediyordur. Özel ve farklı olduğunu hissetmek anlıktır ve bu ruh halinin süreklilik göstermesi kişinin kendini kandırmasından başka bir şey değildir.
Gelelim kadın erkek ilişkilerindeki duruma, erkeğin '... çünkü sen diğerlerinden farklısın' sözlerindeki gizli anlam şudur: 'benimle birlikte oldun, bu kadar tutucu bir toplumda evlenmeden bir erkekle birlikte olmayı pek çok kadın (ve bayan ve kız) kabul etmez ama sen ettin. Işte seni farklı kılan bu!'
Yani erkek kadını bu sözlerle hafifmeşrep olarak gördüğünü ima eder, çünkü kadın topluma hakim olan ahlak anlayışına göre hareket etmemektedir. Tutucu bir toplum yapısında erkek, tartışmasız biçimde doğanın ona bahşettigine uygun yaşamaya hakkına sahipken, kadının dayatılan kurallar göre cinselliğini yaşamasi gerekir, bunun (ya da doğanin) dışına çıkarsa 'farklı' olur. Kadının eşitlik ve özgürlük çabası hafifmeşreplikten öteye geçmez, ve mutlaka gizli, saklı ve gözden uzakta yaşanmalıdır.

İstanbul, 31.10.2018           

27 Eylül 2018 Perşembe

Vincent Zamanı

Yaşanmışlıklarım her şeyin bir zamanı olduğuna söylüyor bana. Sanırım artik Vincent van Gogh ile ilgili bir şeyler yazmamın zamanı geldi.
Soyadını dahi kullanmadan sanki kırk yıllık arkadaşım gibi, sanki hiç ölmemiş gibi Vincent diyeceğim ona. Yaşam öyküsü, resimleri öylesine içime dokunuyor ki ilk tanıdığım andan beri gözlerim doluyor. Onunla aramda özel bir bağ varmış gibi hissediyorum. Özeniyorum ona ve hatta zaman zaman kıskanıyorum da; en çokta üretkenliğini, yaratıcılığını, kendi olabilmesini ve dolayısıyla da topluma kafa tutmasını kıskanıyorum. Vincent'in çalışma disiplinine benzeyen örnekler verecek olursam: 5. yüzyılda yaşamış Neoplatonist filozof Proclus (ayrıca İstanbul/Constantinapolis doğumludur) öğrencisi Marinus'un yazdığı yaşam öyküsüne göre tam bir çalışma delisidir; ya da Romalı şair ve aynı zamanda Seneca nın yeğeni Marcus Anneus Lucanus çok genç yaşta (26) ölmesine (gerçekte Nero'ya karşı suikast düzenleyenler arasında yer aldığı için intihar eder) karşın ardında bir tarihsel bir destan bırakmıştır.   
Neden bilmiyorum ama Vincent bana hiç büyümeyen bir çocuk gibi geliyor; belki de resimlerindeki renklerin gözalıcı canlılığı ve parlaklığı böyle düşünmeme neden olan. Ve ayrıca melankolik, karamsar ve ofkeli bir yanı da var Vincent'in, resimlerine yansıyan.
Hepimizin varoluşumuzu gerçekleştirdiği bir yol var; kimimiz sporla, kimimiz mesleğimizle, kimimiz düşüncelerimizle, bazılarımız yazıyla, bazılarımızsa yaşamla gerçekleştiriyor kendi ben'ini. Vincent tam 8 yıl boyunca resim yapıyor durmaksızın ve ölüyor. Bu sekiz yıl onun kendini gerçekleştirebildigi bir zaman aralığı. O zaman aralığı duygularını en uçlarda yaşadığı, en üretken, en disiplinli olduğu zamanlar olmalı. Ve bu zaman dilimi onun hem çok mutlu hem de toplumdan izole olduğu, garipsendiği zaman aynı zamanda.
Bence Vincent duygusal ve düşünsel açıdan hiç de yalnız bir insan değildi çünkü o kendi dünyasında mutluydu, üretiyordu. 'Loving Vincent' filminde kayıkçının onu, 'yemeğini aşıran kargayı sevecek kadar yalnız bir adamdı', tarifine katılmak mümkün değil. Doğayı seven, doğayı yaşayan bir insan nasıl yalnız olabilir? Bu özüne dönmek, kendini bilmek değil de nedir! Vincent kargayı bir hırsız olarak göremez; tam tersine aç olan karganın doyduğunu  görmek onu mutlu etmiş ve gülümsetmiş olabilir ancak.
Kendini gerçekleştirebilmek için yaşamda başkalarının yaftalamasıyla yaşamamak, her koşulda kendin olabilmek o kadar önemli ki. İnsan yalnızlığını, mutluluğunu ya da mutsuzluğunu, başarılarını ve başarısızlıklarını kendisi anlamdırabilir. İyi olduğunu hissettiğin yerde olmak, üzen, inciten, ben'i kendinden uzaklaştıran herkesten ve koşuldan uzaklaşmalı ki kendini gerçekleştirme yolunu bulabil tıpkı Vincent gibi.

Istanbul, 27.09.2018       

6 Eylül 2018 Perşembe

Gönlümü Çalan Şehir: Jerusalem - Kudüs

Jerusalem'e geçen sene Eylül ayında gittim ve bir ay kaldım. Bir ay nedir ki bir şehri, insanlarını anlamak için; ancak beni en çok etkileyen izlenimlerimi kısa da olsa aktarmamın kendi kişisel tarihim için önemli olduğunu düşünüyorum.
Yürümek bir şehri tanımanın ve keşfetmenin en güzel yolu; ben de bol bol yürüdüm Jerusalem'de. Kaldığım yer Mahane Yehuda Pazar'ına cok yakında, oradaki çeşitlilik, zenginlik beni benden aldı. Her akşam Pazar'a uğrayıp eve öyle gidiyordum. Yediğim en güzel somon balığını, taze hurmayı, üzümü, zeytini, humusu, ekmegi (özellikle zahterli) orada satın aldım diyebilirim.
Jaffa Caddesi'nde yürüyüşler yaptım, ara sokaklarda kaybolmaya çalıştım, o gözalıcı parlak beyaz taşlardan yapılmış Kudüs evlerini seyrettim. Eski Şehir zaten turistik bir yer ama bir o kadar da manevi değeri var. Ağlama Duvarı'na (West Wall), Kutsal Mezar Kilisesi'ne (Church of the Holy Sepulchre) ve Mescid-i Aksa'ya kaç kere gittim bilmiyorum. Tüm bu kutsal yerlerde içimi öyle bir huzur kaplıyordu ki sanki zaman duruyordu. Oralarda havanın sıcak oluşuna aldırmadan saatlerce oturabilirim gibi geliyordu bana. Hep bir hareket vardı Jerusalem'de; insanlar gelip gidiyordu, hava berrak ve yakıcı ama terletmiyordu. 
Satıcılar hal ve tavır olarak hiç yabanci degildi; aynı kurnazlık, aynı ısrarlı satma isteği; ne kadar pahalıya satabilirim telaşı; hep aynı. Tramvaya ya da otobüse binerken itişip kakışmalar, yol verme kaygısının olmaması hiç ama hiç yabancı degildi bana.
Hava çok sıcaktı, güneş yakıcıydı ama insanlar bembeyaz tenliydi, evli kadınların başları kapalı, askerler koca koca silahlarıyla yaşamın bir parçasıydı. Araplarin işlettiği bakkallar ve marketler çok ucuz ve leziz yiyecekler satıyorlardı.
Bir dinginlik, kendinden geçmişlik, hafif bir sersemlik vardı Jerusalem'de, içinize işleyen bir huzur; çeşitlilik ve çokluğun birliği de diyebilirim buna; politikacılara inat tüm halklar gizli bir anlaşma yapmıştı sanki uyum içinde yaşamak için. 
Şehirde kendimi en iyi hissettiğim zamanlardan biri İskenderiye (Alexandria) ve Şam'ı (Damascus) birbirine bağlayan demiryolu üzerinde yaptığım gece yürüyüşüydü. İnsan elinde olmadan düşünüyor ve hüzünleniyor; bir zamanlar birbirine böylesine bağlı kadim medeniyetler bugün neden ayrı gayrı düşmüşler diye. Ve aynı zamanda umut veriyor geçmişin bu bağı neden gelecekte de gerçekleşmesin diye.
Şehirde beni etkileyen bir başka özellik ise kadınların neredeyse hepsinin elbise giyiyor oluşuydu. Dekolteleri yoktu ama kadın olmanın verdiği güvenin simgesi gibiydi bu elbiseler. Erkeklerin dünyasında varolabilmek için hal, tavır ve giyiniş olarak iyice erkekleşmek zorunda kalmış kadınların kadınlığını görmek nedense inanılmaz haz verdi bana. Modası geçmişti elbiselerin evet ama çok güzeldi hepsi.     
Bir hafızası vardı Jerusalem'in; İstanbul gibi hafızasını kaybetmemişti. Her binanın, parkın, yolun ne zaman, kim tarafından, hangi ailenin para yardımıyla yapıldığı kayıtlıydı. Bu kayıtlar "Kendini üzme! Biz senin destekçiniz, seni yaşatmak ve ölümsüz kılmak için buradayız," diyordu sanki Jerusalem'e.    Jerusalem'de dünü ve bugünü aynı anda yaşadım, çok sevdim orayı, kalbimi ve aklımı orada bıraktım; gözlerimi kapatıp gönlümün parçalarını her daim hafif hafif esen akşam ruzgarına saldım.

İstanbul, 06.09.2018  

26 Ağustos 2018 Pazar

Kabulleniş ve Değişim

Bu aralar düşünüyorum da sanırım bir kavram karmaşası yaşıyorum değişimle ilgili ya da değişime direnmenin aslında ne demek olduğuyla ilgili. Fazlaca beylik bir söz var ya sıkça kullanılır: "Değişime direnme!"
Değişim deyince sizin de aklınıza mücadele etmek gelmiyor mu? Benim için en azından öyleydi ama artık değil. Değişim aslında akışta kalmakmış, yaşamın size getirdiklerini kabullenmek demekmiş.
Evet değişimin icinde yine mücadele var; bir durumdan başka bir duruma geçiyorsunuz mücadelesiz olur mu hiç! Ancak bu mücadele kabullenmenin, şartlara adapte olabilmenin mücadelesi; daha sessiz ve derin bir mücadele. Tabii bu söylediklerim kişisel yaşamlarımız, iç huzurumuz, düşüncelerimizin keskin, kesin ve berraklaşmasi adına geçerli olduğu gibi toplumsal ve sosyal duruşumuz için de geçerli. Kendi iç barışımızı bulduğumuz anlar aslında değiştiğimiz anlar da.
İmkansızın peşinde koşmak, bir anda değişemeyecek, olgunlaşmamış koşulları değiştirme mücadelesi vermek toprakta değil de kumda bitki yetiştirmeye çalışmaktan baska bir şey değil. Bunların değişimle ve değiştirmekle bir ilgisi yok, doğru şartlar ve zaman, doğuştan ayrıcalıklı bir aileye doğmak gibi, bir araya gelmedikçe bazı şeyleri elde etmek, kendi lehine olacak şekilde değiştirmek cidden cok zor. Ancak yargılamadan kabullenmek değişimin ve değiştirmenin tam da başlangıcı ve ilk büyük adımı.
Kabullenmek içinse yargılamamak gerekiyor, kabullenmenin yolu tanımaktan tanımak için emek harcamaktan ve anlamaktan geçiyor.
Yani bu oldukça zor bir yol; değiştim deyip de kendini, diğer insanlari, farklı yaşam biçimlerini, kimliklerini kabullenemeyen o kadar çok insan var ki. Gerçek değişim saçını boyatma, yeni bir takim elbise alip giyme meselesi degil, tam tersine sen saçını boyatıyorsun diye herkesin saçını boyatması gerektiğine inanmama meselesi. 

İstanbul, 26.08.2018
   
   

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Dayanılmaz Yaz

Bazen yaşam cok ağır geliyor insana, yaşamak zorlaşıyor, nefes aldırmıyor dünya. Bir yere oturmak, gözlerimi bir noktaya dikip kalakalmak istiyorum, düşünmeden öylece oturmak saatlerce. Sessizse her yer, zaten vakit ağır ağır ilerliyor. Konuşmak gelmiyor içimden.
Ne kadar kalabilirim hareketsiz, o hareketsizlik dakikayı saatlere çevirmiyor mu zaten.
Herkes kendi zamanını yaşamıyor mu; zaman geçiyor evet ama her birimiz için farkli işliyor.
Bu ağırlık, omuzlarımda hissettiğim, bu ağırlık da geçecek elbet, zamanım geldiğinde.
Yaz aylarını sevmiyorum çocukluğumdan beri, yaz benim için yalnızlık demek, yalnızlığımın ağırlığını her daim hissetmek demek. Kendimle ugraşmayı, kendimle yarışmayı, kendimi zorlamayı sevenlerdenim ben, yaz ayları ne zaman gelse sabır testine tabi tutarım kendimi.
"Şikayet etme," derim "sıcaktan, her şey geçici bak senin zamanın nasıl da geçiyor günler evriliyor geceye, geceler günlere." Sıkarım dişimi, yürürüm bolca, düşünürüm, kitap okurum, müzik dinlerim. Sabahları severim en çok. O sabah serinliği var ya bayılırım.
İşte hep rutinler, rutinler.
Bu aralar yaşam ağır geliyor, yürek burkuyor çok şey, yaşam ve ölüm o kadar iç içe geçmiç ki belki de bunun farkına varmak, bundan öte hissetmek ve anlamak bu iç içeliği ağırlastırıyor pek çok şeyi.

Istanbul, 15.08.2018   

9 Nisan 2018 Pazartesi

Aynı



Bir varmış bir yokmuş kadar eski
ben henüz ve hala ayamamışken
dünya hallerine,
O çoktan tutmuş yükünü.
Ruhuna karlar yağmış
'payıma ne düşer' dedikçe,
fark etmemiş.
Yükünü tutanın ağırlaşınca yükü
gözüne kestirmiş
alt edebileceği birisini,
kayrılan da övünmüş belli ki.

Istanbul, 09.04.2018

10 Ağustos 2017 Perşembe

Ben Kurallara Değil Kurallar Bana Uysun!

Içinizde mutlaka ama mutlaka şu olayı yaşayanlar vardır, ben cok sık yaşıyorum: diyelim ki işlek bir caddeden karşıdan karşıya geçeceksiniz ve trafik ışıkları bir kaç adım ötede. Arkadaşınızdan, eşiniz dostunuzdan şunu duyma ihtimaliniz çok yüksek: 'gel buradan geçelim!' Trafik ışıkları çok yakın diye itiraz etseniz de 'bir şey olmaz, herkes geçiyor, burada böyle!' sözlerini mutlaka duyarsınız.
Anlam veremiyorum neden başkalarını da senin yaptığın yanlışa ortak etme çaban, neden kuralları bozmak icin mücadele veriyorsun, neden 20-30 metre daha fazla yürümüyorsun, başına bir sey gelse suçlu sen olacaksın ve bunu da biliyorsun ama yine de akıllanmıyorsun. Bana bir şey olmaz'ların arkasına sığınıp kaosuna kaos katmaya devam ediyorsun.
Bu durumu yaşlanmış şehirli çocuğun hiç bitmeyen ergenlik haline benzetiyorum: dünyadaki varlığını, kişiliğini kanıtlamaya calışıyor, ben ve ötekiler, ben ve dünya. Ömrümüz boyunca var olduğumuzu kanıtlamaya çalışıyoruz, elbette bunda bir kötülük yok. Ama bizim ergenimiz bunu en aptal yoldan yapmaya çabalıyor; bir diktatör gibi en gerekli kuralları bozarak, kuralları kendine uydurmaya çalışarak çünkü kurallara uymadığı zaman kendini ayrıcalıklı ve farklı, dolayısıyla da birey olarak görüyor. Oysa birey olmanın kuralları bozmakla hiçbir ilgisi yok! Birey olmak neye karşı koyacağının farkında olmaktan geçiyor. Neden trafik kurallarına karşı geleyim bana ve çevreme zarar verme olasılığı varsa? Neden kuyrukta sabırla beklemeyeyim, neden başkalarının hakkını almaya calışayım? Mesela kapalı ortamda sigara içmek yasaksa, kötü örnek oluyorsa ve başkalarının sağlığına zarar veriyorsa neden içeyim? Çok aptalca değil mi bunları yapmak, hele bana yapıldığında sinirleneceksem?
Sakince kuyrukta beklemek bana yapılan bir haksızlık degil, ama her çocuğun eşit firsatlara sahip olmamasi büyük haksızlık. Mesela bazı çocuklar iyıi okullarda okurken dünyanın bambaşka bir yerinde bebeklerin bakımsızlıktan, açlıktan ölmesi büyük bir adaletsizlik. Mesela Ben denizi hiç görememişken herkesin hakkı olan deniz kıyısını gasp edip yalılarında keyif çatanlarin olduğunu bilmek, her yeni güne bomba sesleriyle uyanmak, ülkeni, aileni terketmek zorunda kalmak, ve kaderime benim degil de baskalarinin karar vermesi.
Galiba ergen kalmak kolay zor olan birey olmak.

Istanbul, 10.08.2017

26 Haziran 2017 Pazartesi

Dünyaya Kör

Kalbi ve aklı kendine yöneldikçe insanın dünyaya kör oluyor.
Yürüdüm bugün alabildiğince, hiç geri dönmeyecekmişim gibi yürüdüm. Endişelerimi, ufak tefek tasalarımı geride bıraktım. Deniz bir yanımdaydı, ağaçlıktı diğer yanım, güneş yakıyordu ortalığı. Denizin kıyısına yaklaştıkça rüzgar öyle guzel esiyordu ki. Serin çimenlerin üzerinde yalınayak yürüdüm, yakıcı betona dokundum, hiç durmadım yürüdüm.
Yürürken düşündüm, düşünürken yürüdüm, diyaloglar yazdım kafamın içinde; düşüncelerimde ve hayallerimde öylesine kayboldum ki zaman durdu, etrafımdaki her sey yok oldu, sesler kesildi. Yaşadığım ve en sevdiğim anlarım bu anlar; kendime dönmüşüm, zamanı durdurmuşum, yani o an bu dünyaya ait değilim artık, varlığım düşüncelerimle bütünleşmiş, etrafima körüm, hiçbir sesi duymuyorum kendi sesimden başka. Kendime geldiğim anda gücümü hissediyorum, neler yapabileceğimi, hafiften korkuyorum bu güçten ve kaybolup yürümeye devam ediyorum.

Istanbul, 26.06.2017 

22 Haziran 2017 Perşembe

Kendini Inkar

Düşünüyorum da ayrımcılık yapmak ve ötekileştirmek insanın kendi benliğini reddetmesinden başka bir şey değil.
Ayrımcılık yapmak ve ötekilestirmek kibir, büyüklenme, kendini üstün görme, otorite kurma arzusu ve önyargı olarak yansır: 'ben senden farklı bir yerdeyim, sana tepeden bakıyorum; sen bana benzemiyorsun, beni onaylamıyorsun, o yüzden seni görmek istemiyorum, benim olanları paylaşmaya tahammül edemem seninle!'
Hepimiz ben'ciyiz, sahip olduklarımızın ve olmak istediklerimizin en ateşli savunucularıyız: arabam daha hızlı, evim daha büyük ve aydınlık, oturduğum semtte çok az dilenci var, okuduğum okul sıralamaya girmiş bir okul, bilgisayarım en son model, telefonum en pahalı telefon. Bu sözleri ya da benzerlerini mutlaka birbirimize söylemişizdir ve söylemeye de devam edeceğiz.
Bu örnekler davranışlarımızın maddi tarafını gösterse de düşüncelerimizin yansımaları. Ayrım yapan bir insan '... daha çok param ve iyi bir işim var çünkü ben bunları hak ettim, hak ettim çünkü ben diğerlerinden daha iyiyim, daha güzelim, daha dürüstüm,' sanrısına kolayca kapilabilir. Yaşantımızı oluşturan temel etkenlerin - doğdugumuz yer, aile gibi - kendi seçimlerimiz olmadığını anladığımızda ayrıcalıklarımızın önemi kalmaz.
Kendi'mi ne kadar iyi tanırsam ne ayrimcılık kalır ne de ötekileştirme. İyi olduğum kadar kötüyüm de, şartlar değiştiğinde içimde bastırdığım kötülüğün ortaya çıkmayacağı ne malum? Aç kalsam ya da ümitsizce paraya ihtiyacım olsa çalmayacağımın garantisi var mı? Bana verilen yetkilerin sarhoşluğuyla bir diktatör ya da tirana evrilmeyeceğimi kesin bir dille reddedebilir miyim?
Aydınlık olduğum kadar karanlığım, tüm renkleri içimde saklıyorum, kötüyüm, iyiyim, ne merhametimin ne de zalimliğimin sınırları var, bilge olduğum kadar cahilim, her şeye sahip sanırken kendimi yoksunluk içindeyim, hem fakirim hem zengin.

Istanbul, 22.06.2017         

5 Nisan 2017 Çarşamba

Solgun Soluksuz: Mavi

Çocukluğumda hep sonsuzluğun sonunu keşfetmekti amacım. 'Evren sonsuz' deniyordu ama, sonsuzluk kavramını anlamdırmak zor olduğundan her şeyin sonu vardır illaki diye düşünüp sonsuzluğun sonunu keşfetmek arzusu vardı içimde. Sonsuzluk ve keşfetmek ileriye gitmek demekti, bilinmezi, geleceği yaşamaktı o zamanlar.
Biteviye dönen bir dönme dolap gibi binlerce yıldır batan güneşle gelen gece ve sonra gün; doğmuş ve doğacak, ölmüş ve ölecek hayvanlar, insanlar, bitkiler, türler; erişemediğim gezegenler, yerler, kültürler, diller, renkler vs. bilmediğim, varlığından haberdar olduğum (ve elbette henüz olmadığım) her şey sonsuzluk demek.
Sonsuzluğu bilmediğimle tanımlıyorsam çocukluğumda algıladığım sonsuzluk en ucu bucağı olmayanı.
İnsan hayatında zamanla sorular azalıyor, bilinmezlikler büyüsünü yitirip o kadar da ilginç gelmemeye başlıyor. Zamanı durdurmak yaşanacak yılları geriye doğru akıtmak istiyorum bazen.
Onca yaşanmışlığın yol açtığı yorgunluğun ardından güvenli, fırtınasız, bilindik sularda yol almak ister insan. Biteviye dönen dönme dolap zevk vermez olur artık, ölmek ya da yaşamak sıradanlaşır, alışkanlıklara yenik düşer zevkler, renkler solar, gülüşler acılaşır.
Kötü ve sahipsiz geçirsem de sonsuzluk neşesinin olduğu yer ve zamanlar özlenir, hep orada yaşamak istenir.

İstanbul, 05.04.2017

31 Aralık 2016 Cumartesi

Yaşam mı Ölüm mü?


Yaşamdan mı yoksa ölümden mi yanayız?
Yaşamdan kim vazgeçebilir? Öyle kolay mı dünyanın sensiz döneceğini kabul edebilmek, sevdiklerinden ayrılmaya rıza gösterebilmek? Yaşamdan vazgeçmek tümden umudunu kaybedip karanlığa gömülmek değil de nedir?
Ölüm korkutucudur; nasıl olduğunu, ölüm anında ne düşüneceğimi, acı çekip çekmeyeceğimi bilemediğim koskoca bir boşluk. Her bilenemezliğin korkuttuğu gibi korkutur beni ki bir de bunun 'ölüm sonrası' ne olacak bilinmezliği de var.
Ölümden hep korktum, çocukluğum ve özellikle ergenliğim ölümü düşünmekle geçti. Bir ara 'yangın olsa nasıl kurtulurum, arabayla denize düşsem ne yapmalıyım?' gibi soruların yanıtlarını aradığımı anımsıyorum Zaman ilerledikce ölüm korkum azaldı ya da belki ölümü daha az düşünmeye başladım. Ölmek istemem, uzun yıllar akıl ve vücut sağlığım yerinde yaşamak isterim- akıl sağlığımı yitireceksem yaşamanın ne anlamı var? En çok da ileride neler olacak, neler keşfedilecek, neler icat edilecek, dünya nasıl bir yer olacak, barış egemen olacak mı, insanlık nereye gidecek vs. tüm bunlara şahit olmak için ölmemeyi isterim.
İnsan yaşamaktan korkar bazen, bugünlerde düşünüyorum bunu, yaşamaktan korktuğumu. Hiçbirimiz durağan yaşamıyoruz, kafalarımızın içinde binlerce düşünce var. Hareketsiz bir insan düşünün yani aktif bir sosyal hayatı olmayan ama okuyan, gündemi takip eden birini. Böyle biriyle konuşmaya başladığınızda size anlatacak bir sürü şeyi vardır çünkü düşünür, tartar, biçer, sorgular. Durağan bir yaşam inişleriniz çıkışlarınız olmayacak anlamına gelmez. Düşünmek öyle bir eylem ki zamanın durduğunu hissettirir insana. Ezcümle yaşadığımız her şey dış etkenlerle düşündüklerimiz ve onları nasıl aktardıklarımız bana göre.
Etrafınızda savaşlar, cinayetler, acımasızlık, hoyratlık, bezginlik hakimse eğer, siz de yaşamaktan korkmaya başladığınızı hissediyorsunuz, mücadele gücünüz azalıyor. Ve elbette günlerin, ayların, gelecek yılın ne getireceğinin belirsizligi bu korkuyu besliyor.
Düşünmesek geleceği, sohbetler çözümsüz ve içi boş politik konusmalara yenik düşmese yaşamayi daha çok isteyeceğim. 
Ve bir de barış olsa, kanatlarından damla damla sevgi akan barışın kuşları tüm dünyayı kuşatsa, işte o zaman ne ölümden ne de yaşamaktan korkarım.

İstanbul, 31.12.2016

3 Aralık 2016 Cumartesi

Hoşçakal Arkadaşım Dublin!

Çok sevdiğim Dublin'den ayrılma vaktim geldi artık, bu Pazartesi yani 5 Aralık öğleden sonra İstanbul'a doğru yola çıkacağım. Bunca sene bana arkadaşlık eden, sokaklarını ezbere bildiğim dostumdan ayrılıyorum. Seni hiç unutmayacağım dostum, unutmam mümkün mü zaten. Beni kabul ettin, sözümü bir kere bile kesmeden dinledin beni, gözyaşlarıma tanıklık ettin, sevinçlerime ortak oldun. Gündüzleri gipgri giyinsen de, geceleri ne yıldızlarını esirgedin benden, ne de Ay'ını.
Huysuzluğum üstümde senden ayrılacağım için, ama geleceğim yine seni görmeye.

Ben buradayken nelere tanıklık ettik seninle bir düşüneyim: iki genel seçim, iki nüfus sayımı, bir başkanlık seçimi, bir ya da iki yerel seçim, 'marriage equality' referandumu ve kabul edilişi, bir sürü noel tatili, cadılar bayramı ve St. Patrick's Day, Howth'ta yaşarken muhteşem bir kar yagışı, sayısız yağmur ve fırtına, daha az olsa da güneşli günler, bir sürü konferans, konuşma, ders.

Çok zor, güzel ve hüzünlü Dublin'im senden ayrılmak, şimdiden gözlerim dolu dolu, kendime söz verdim ayrılırken drama yaratmayacağım diye. Biliyorum gizli gizli ağlayacağım kimseler görmeden beni, sözünü de fazla etmeyeceğim, dillendirmeyeceğim seni, sırf özleminle başedebilmek için. Seni benden daha az tanımış insanları hüzünle dinleyeceğim sanki seni hiç tanımamış, sevmemiş gibi!
Seni seviyorum arkadaşım Dublin, hoşçakal!



Dublin, 03.12.2016

12 Kasım 2016 Cumartesi

Yaşamın Derinliği

Çok değil bir kaç sene önce bu konuda yazı yazmayı aklıma getirmezdim bile, ne demek yaşamın derinliği? Ne ifade ediyor benim için?
Tarif edecek olursam delici bakışlarınızla bir şeyin ötesini görmek bu derinlik, düşünün ki asfalt bir yoldasınız ve bakışlarınoz asfaltı delip geçiyor ve şehrin altındaki karanlık dehlizlerde neler olup bitiyor görebiliyorsunuz.
Uzun yıllar seyretmek, gözlemlemek ve sonucunda ulaşılan düşünceler, hisler, tepkiler, savaşlar ve uzlaşılar kazandırıyor bu derinliği. Yaşamı ağır ağır yaşamak gerek derinlik kazanmak için ama bunun yaninda çokça da düşünmek.
Yaşamın bir akışı var, bir işleyişi, size aldırmayan ve siz olmasanız da devam edecek. Belki sonlanırken yaşamınız yanınızda sevdikleriniz olacak ve siz onların farkında bile olmayacaksiniz ya da yalnız olacaksınız ve sizi sevenlerin hasretini çekeceksiniz.
Yaşamın bir hüznü var, hep varolan ve zaman zaman ağırlığını hissettiren. Peşpeşe yaşanan hayalkırıklıklarıyla, kayıplarla öğrenilen ve kabul edilen bir hüzün bu.
Adaletsizlik hakim bu yaşamda, güçlünün ezdiği bir dünya, güzel insanların öldürüldüğü, katledildiği, ama çocukların içlerinden geldiği gibi gülebildiği.
Bilenlerin sustuğu bilmeyenlerin biteviye konuştuğu, anlam veremediğim ama hissettiği gücünü mesleğinden, oturduğu semtten ve hatta yakın arkadaşının herhangi bir başarısından alanların yaşadığı bir yer; rengarenk, siyah ve beyaz, tertemiz ve bulanık, düşüncemde özgür ama köle olduğum bir yer bu yaşam.
Yine de öyle merhametle dolar ki yüreğim kızmam kimseye, iyilik, kötülük, güçlü güçsüz birbiriyle harmanlanır ve hepsinde kendimi bulurum.



Dublin, 12.11.2016
   

2 Kasım 2016 Çarşamba

Ben Doktorum, Çekilin!

7 Şubat'ta 'Doktora Sınavı ve Kırık bir Kalp' diye yazi yazmıştım. Sınavda düzeltme yapmamı istemişlerdi ve tezim tekrar değerlendirilecekti. 4 ay gibi bir süre uğraştım düzeltmelerle ve Temmuz ayında yeniden teslim ettim tezimi. O zamandan beri de bekliyordum sonucu. Nihayet bugün Doktor olduğumu öğrendim. Çok mutluyum ve şu anda kelimelerin duygularımı anlatabileceğini sanmıyorum.

Öğrenir öğrenmez mentor'um Prof. John Dillon'ı aradım telefonla, anneme ulaşamamıştım. Sonra abimi aradım ve 'Ben Doktor' oldum deyip ağlamaya başladim. O da şaşırdı ve 'Tebrik ederimmm!' diye bağırmaya başladı. Ardından iki yeğenim aradı, bu arada ben ağlıyordum durmaksızın. En nihayetinde de annemle görüştüm.

Çok ama çok zorlu bir yolculuk oldu benim için, çok şey öğrendim, değiştim, dönüştüm.

Şimdi oturdum, bu yazıyı yazıyorum, bir yandan da müzik dinliyorum kahvemi yudumlayarak.


Dublin, 2.11.2016

20 Ekim 2016 Perşembe

İçimdeki Hapishane


Her yazımın bir esin kaynağı var, bu yazımın ilhamını Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'nden aldım. Uzun süredir aklımdaydı bu konu, daha çok yürürken düşünüyordum üzerinde ve kitabı okumaya başlayınca da yazma isteğim başedilemez hal aldı, okun yaydan fırlaması gibi düşüncelerim beynimden taşıp kelimelere dökülüverdi. Başlamadan önce biraz Pamuk'tan bahsedeyim. Onunla ya da yazdıklarıyla aramda özel bir bağ olduğunu düşündüm hep; nedeni de bildiğim yerleri anlatıyor, o anlattıkça eski anılar canlanıyor, onunla geziyorum bir zamanlar gezdiğim sokakları, onunla hatırlıyorum; hatırlatıyor bana geçmişimi ve aslında yaşadığım ne çok insanı ve olayı unuttuğumu.
İnsan beyninin oyunları korkutucu olabilir, olmayacak şeyleri olacak ya da olmuş gibi hissettirebilir, insanı hiç inanmayacağı şeylere inandırabilir, hayal ettirir. Düşünüyorum; unutamasak nasıl olurdu acaba? İnsan daha çok acılarını anımsıyor, mutlu anlar daha kolay unutuluyor. Geçmişimizde ne hep acı ne de hep mutluluk var ve eğer mutluluklarımızla acılarımız dengede olsa, yaşamaya daha 'ayık' devam edebilir miydik? Zayıflıklarımızla daha kolay yüzleşebilir miydik ve böylece daha sağlıklı bireyler olabilir miydik? Benim yanıtım neden olmasın, yani unutmak her zaman bir nimet değil bizim için, bu yüzden kişisel tarihimizin müzelerini kurmak gerek geç kalmadan. Bunun yolu benim için yazmak mesela, duygularımın, esinlerimin, düşüncelerimin müzesini kuruyorum yavaş yavaş - sonraları fotoğraf ya da video çekebilirim, ya da belki resim yaparım.
Uzun süredir beni saran bir duygu var, ne yaşarsam yaşayayım fark ettim ki beni bir sekilde buluyor ve ele geçiriyor. Bu duygu yüzünden geleceğimi düşünmek işkenceye dönüşüyor. Zaman içinde verdiğim tepkiler görece olumluya evrilse de, 'kendini kurban olarak görme' duygumla tam anlamıyla başa çıkamıyorum. Böyle hissettiğim zaman kendimi sevmiyorum, sonrasında kendine acıma, neden bu benim başıma geldi düşünceleri, serzenişleri beni yiyip bitiriyor. Oysa kabul etsem yaşadığım her ne olursa olsun herkesin başına gelebileceğini ve ego kalkanlarımı indirebilsem daha kolaylaşacak hayatım.
Neden kurban olarak görüyorum kendimi, ve neden tam da bu yüzden savaşma gücümü yitirip çaresiz hissediyorum? Neden ben ve diğerleri, neden ben ve hayat? Ne zaman ve nereye hapis ettim kendimi?
Müzemin içinde bir bina var: onun içindeyim, koskoca bir bahçesi var, ağaçlarla dolu bir kısmı, büyük bir kapısı var ve hafif bir yokuşu çıktıktan sonra ulaşıyorsunuz bu iki katlı binaya. Ben ilk katındayım, yaşları 3-6 arasında bir sürü çocukla birlikteyim orada. Sevilmediğim bir yer, sevilmediğimi, istenmediğimi hissettiğim, sevemedigim bir yer. Ve zorla yediğim yemeklerin olduğu, zorla öğle uykusuna yatırıldığım, gözlerimi kapalı tutarak kırpıştımaktan bir hal olduğum, uyuyor numarası yaptığım bir yer, ağladığım, aşı olmaktan korktuğum, yapayalnız hissettiğim bir yer burası. Başımızdaki uzun düz saçlı, zayıf kadın beni sevmiyor. Aklımda kareli kloş etek ve beyaz bır gömlek giymiş haliyle kalmış.
İsmini dahi anımsamadığım bu kadının annem babam hakkında konuştuğunu duyuyorum ve üzülüyorum, acı cekiyorum bu yüzden. Beni sevmiyor ve anne babamı da sevmiyor. Mutsuzum hem de çok mutsuzum, çocuk halimle mücadele edemiyorum, sesim çıkmıyor, konuşamıyorum. Öylesine içime kapanığım, hep sıkılıyorum, boğuluyorum, Sanki hep başım önümde oturuyorum, kendimi o kadar zorluyorum ki kurdeşen döküyorum. Sırf o kadın beni sevsin diye sessiz oturuyorum, oyun oynamıyorum, yaramazlık yapmıyorum, yeter ki beni sevsin, yeter ki annemle babamı sevsin, onların arkasından konuşmasın, ama o aldırmıyor, beni görmüyor ve konuşuyor, konuşuyor.
Utandırıyor beni oradakiler, bizimkiler de çok yardımcı olmuyorlar. Herkesin annesi babası çocuklarını almaya geliyor benimkiler hariç, bekliyorum onları, ağlıyorum yanıma kimse gelmiyor. Sanki herkes acıyor bana, ben de onların, o kadının, annemle babamın, abimin kurbanı oluyorum, bir türlü mücadele edemiyorum.
İçimdeki hapishanem bana kendisini hatırlatmaya devam ediyor başka başka olaylarla. Nasıl kurtulurum bilmiyorum! Gözlerimi kapatıyorum ve şunu hayal ediyorum: duvara yaslanmışım, her yer günlük güneşlik, önümde masmavi bir gökyüzü uzanıyor, göğsümü açıyorum bir sürü güvercin çıkıyor, göğe doğru uçarak uzaklaşıyorlar, onlar uçtukça siyah olan güvercinler beyaza dönüyor.
Bu bir hayal ve ben şunun farkındayım siyah da olsa o güvercinleri sevmeliyim, hepsinin gözlerinden öpmeliyim ta ki hepsi bembeyaz oluncaya kadar.
Dublin, 19.10.2016



9 Ekim 2016 Pazar

BARIŞ

Ankara Barış Miting'inde insanlar öleli dolu dolu bir yıl oldu. Nasıl bir ironidir ki barış mitinginde saldırı oldu ve insanlar katledildi; kalplerimizi yaralayarak bir daha dönmemek üzere gittiler. Bugün yazmak istedim özlemini çektiğim, bir türlü başaramadığımız, elde edemediğimiz güzel 'sözcük' BARIŞ hakkinda. Zor olsa da Barış'ı sağlamak, kalemimim yetttiğince anlatmaya çalışayım karşıtıyla birlikte Barış'ı ve Barış'ın felsefesini.
Barış savaşa yol açmaz ama düşünsel varlığını savaşa borçludur. Evet, savaş olmasaydı hiçbirimiz Barış'ı düşünmeyecek, Barış ı özlemeyecek, Barış'ı umut etmeyecektik. Barış'ın var olması için tarafların uzlaşmaya gönüllü olması, birbirinin varlığını tanıması ön koşuldur. Uzlaşı tarafların eşit haklara sahip olduğunun farkında olması halidır. Bir taraf diğerini eşit görmüyorsa, yani üstün görüyorsa diyelim, Barış'ın sağlanması olanağı yoktur. Tarafını üstün görmek ne pahasına olursa olsun haklı olduğunu düşünmeye yol açar ki dediğini yaptırma, manipule etme, küçümseme, zorlama gibi savaşa yol açacak duruma getirir tarafları. Barış için empatik olmak gerekir; ötekinin gözleriyle bakabilmek, ötekinin acısını hissetmek ve isteklerine hak vermek. Savaş ve çatışma olduğu sürece Barış umuttur, özlemdir, özlenendir. Barış'ın olduğu yerde savaş olsun diye umut edilmez. Barış'ın doğasından gelir yapıcılık, var etme, sevinç ve yaşam, savaş ise yıkımdır, yok oluşdur, acı ve ölümdür. Barış gülen bir çocuksa, savaş eli sopalı bir yetişkindir.
Mavi göklerde uçan bir kuştur Barış, hep üstümüzde uçmasını dilediğim. Gün olur da biri yakalarsa incinmesini istemediğim umudum, o hep uçsun ki güzelliklerinı dört bir yana dağıtabilsin.

Dublin, 09.10.2016

8 Eylül 2016 Perşembe

Zorba

Hep en zayıf anımda yakalar beni
bilir yalnız olduğumu, bilir bir nefese muhtaç olduğumu,
sevilmek isterim, ilgi beklerim,
ele vermek istemem kendimi, o ise çoktan çözmüştür beni;
bilir kusurlarımı, utançlarımı ve en derin yaralarımı.
Başedemeyecek kadar büyüktür acım,
çok eskilerden kalma.
Duymak istemem sesini,
derinden bakan gozlerim görmek istemez gozlerindeki
öfkeyi.
Ama o yılmaz, gelir bulur beni,
hep en zayıf anımda yakalar,
deşer bir kez daha yaralarımı, acıtır bıkmadan usanmadan canımı.
Zanneder ki acımdan, canımı acıttığından
oysa ağlarım
insanlığıma,
ağlarım zorbalığına.

Istanbul, 09.09.2016




Hüzün

Bu kavram, bu duygu bir türlü peşimi bırakmıyor, senelerce aklıma gelmiyor ama bir anda ve özellikle zayıf bir anımda beni yakalıyor. Hem gü...